‘Hayatta ben en çok babamı sevdim’

‘Kızımın duygusallığını ilk defa bu kadar içten hissettim’
Burak Özberk, Hürriyet Seyahat gezgini

2017’nin ocak ayında 50’nci yaş günümü kutlayacağım için aylar öncesinden program yapmaya başlamıştım. Böyle özel bir günde insan ailesiyle olmak istiyor. Kutlamanın nerede olacağı da önemli olduğundan, dünya haritasını önüme aldım ve liste yapmaya başladım. Soğukları ve uzakları sevdiğimden, listenin en üst sırasındaki Finlandiya Lapland’e gitmeye karar verdim. Eşime ve 14 ile 16 yaşındaki iki kızıma bu planımdan bahsettiğimde, herkesin içini büyük bir heyecan kapladı. Buzkıran gemisiyle Bothnia Körfezi’nde buzları kırarak ilerledik, özel kıyafetlerle suya girdik, kuzey ışıkları avına çıktık, geyikler tarafından çekilen kızaklara bindik, Noel Baba ile tanışıp fotoğraf çektirdik, kar şatosunu ziyaret ettik. Daha birçok aktivitenin yanında, bir tanesi, bende unutulmaz izler bıraktı. Husky cinsi köpekler tarafından çekilen kızaklara binmek üzere bir çiftliğe gitmiştik. Karla kaplı göllerde, husky kızaklarını kullanacaktık. Büyük kızım Ece Nil, hayvanlara olan düşkünlüğünden dolayı, önce kızağa binmeyi istemedi. Israr edince, beni kırmadı. Eğitimden sonra, ben büyük kızımla, eşim de küçük kızımla eşleşti. Ben kullanacaktım, kızım arkada oturacaktı. Arka arkaya çıkıyordu kızaklar, sıramız geldiğinde husky’ler ok gibi fırladı. Büyük bir heyecanla başlayan yolculuk, köpeklerin aniden durmasıyla kısa sürdü. Bizim önümüzdeki kızakta bir sorun çıkmış ve fren yapmış. Bizim köpekler de bir anda durunca, ben daha fren yapamadan, kızakla birlikte köpeklere çarptık. Köpeklerin ipleri birbirine dolandı, canı yananlar biraz ağladı ama şanslıymışız yaralanan olmadı. Tahmin edileceği üzere, kızağın içindeki kızım bu durumdan çok etkilendi, ağladı, devam etmek istemedi. İçinde ocak yanan bir çadırda bekledi, ben devam ettim. Kızımı tanıdığım, onun duygusal yapısını ilk defa bu kadar içten hissettiğim ve artık tercihleriyle bir birey olma yolunda ilerlediğini gördüğüm, kötü başlayan ama iyi biten bir anı oldu benim için. Kızım bu seyahatten bir süre sonra, hayvanlara olan sevgisini vegan olmaya kadar götürdü. Bugün 23 yaşında ve bu süreçte beni de vejetaryen yaptı. Vegan kız, vejetaryen baba olarak artık seyahatlere beraber çıktığımızda en keyif aldığımız şey, vegan restoranlar keşfetmek oluyor..

Şimdi 19 yaşında olan Deniz’le babası Coşkun Aral’ın Tibet sokaklarında gezmesi pek kolay olmamış. Herkes onunla öyle ilgilenmiş ki bebek arabasının önünde uzun bir kuyruk oluşmuş.

‘Deniz iyice büyüdüğünde, artık baba-kız seyahatlerimizi iple çeker hale geldik’
Coşkun Aral, fotomuhabiri, belgesel yönetmeni

Kızım Deniz’le ilk seyahatimiz, o henüz 20 günlükken Siirt’e oldu. İşimiz nedeniyle nereye gitmemiz gerekiyorsa, yanımızda Deniz’i de götürürdük. Hiçbir seyahat kolay olmadı. Özellikle bir bebeğin ihtiyaç duyduğu tüm malzemeleri taşımak, hijyenine dikkat edebilmek ve ihtiyaç duyduğu uykuyu uyuyabilmesini sağlamak… Düzensiz yaşam tarzımız içinde Deniz’in düzeninden ödün vermemeyi başardık. İlk başlarda zor olan seyahatler giderek eğlenceli hale gelmeye başladı ve Deniz iyice büyüdüğünde, artık baba-kız seyahatlerimizi iple çeker hale geldik. Yurtiçinde ve yurtdışında birçok yere gittik. Tüm bu seyahatler arasında neredeyse bir ay süren Çin seyahatimizin Tibet ayağında, Deniz henüz 3,5 yaşındaydı. Gitmeden önce doktor arkadaşımız Feridun Çelikmen’den yüksek irtifada neler yapmamız gerektiğini öğrenmiştik. Uçakla indiğimiz Tibet Platosu’nda oksijen azlığından ilk etkilenen Deniz olmuştu. İndikten sonra yarım saat içinde halsizlik ve kusma belirtileri göstermiş ama sürekli dinlendirip oksijen takviyesi yaptığımız için düzelmişti. O düzeldiğinde aynı belirtiler bizde başladı ve küçük kızımız bize destek oldu, adeta bize hemşirelik yaptı. Bu seyahatte Tibet gibi az gidilen bir yerde akranı çocukların yaşam tarzlarını gözlerken, en çok ilgisini çeken bebeklerin pantolon ağının olmayışıydı. Farklı kültürlerdeki yaşam tarzına ilişkin ilk sorduğu soru da bu olmuştu. Saat farkı ve yorgunluk nedeniyle bebek arabasında oturan Deniz’le Tibet sokaklarında dolaşmak da pek kolay değildi. Herkes onunla öylesine ilgilenmişti ki bir noktada arabanın önünde uzun bir kuyruk oluştu. Bunun üzerine Deniz’e elimdeki fotoğraf makinesini vermiştim, o da bu anları ölümsüzleştirmişti. Gezip gördükçe kelime hazinesi gelişiyordu. Aynı dili konuşamasa da çocukluğun ortak dilinde buluştuğu akranlarıyla oyunlar oynardı. Deniz’in bu çocuksu kelimeleri artık yok. Ağustosta 20’sine girecek, seyahat ettiği yerlerde kendi sorgulamalarını yapıyor; tek başına ya da kendi arkadaşlarıyla seyahatler planlıyor. Tek başına gidemeyeceği bölgelere de benimle gitmek istiyor.

‘O seyahatte yazar olmaya karar verdim’
Melih Uslu, TRAVELounge Türkiye dergisi yazıişleri müdürü

Bir gün babamla bir tren yolculuğu yaptık ve hayatım değişti. 1996’ydı; Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki öğrenciliğimin ikinci yılıydı. Babam Isparta’ya gidecekti. Bana trenle gitmeyi teklif edince “Yolda kitap okur, hayaller kurarım” diye düşünerek kabul ettim. Göller Ekspresi’nden biletlerimizi alıp Basmane Garı’ndan trene binerek kompartımanımızı bulduk. Eski bir filmden fırlamış gibi gürültüyle hareket eden trenimiz, gecenin karanlığını delerek ilerlemeye başladı. Babam, önce seyyar satıcıdan aldığı kaymaklı Afyon lokumlarını, ardından çantasına yerleştirdiği termosu çıkardı. Bardaklarımızı doldurunca etrafa kahve kokusu yayıldı. Pencereden akıp giden manzaraları ve koridordan gelip geçenleri izlemekten kitabıma dönemiyordum. Görüş alanıma giren çiftçileri, memurları, tüccarları ve ırgatları izliyor; hayatları hakkında hikâyeler uyduruyordum. Babam içinden geçeceğimiz şehirler hakkında ilginç bilgiler vermek için çabalıyordu. Lokum kutusunu yarıladıktan sonra tren raylarından yükselen ritmik tıkırtılara dalıp gittim. Kısa molalar verdiğimiz kasaba istasyonlarındaki görüntüler, Federico Fellini filmlerini aratmıyordu. İstasyon şeflerini, pencereleri buğulu gar lokantalarını ve simaları izlemenin sinemasal bir tadı vardı. Yaklaşık dokuz saatlik bir yolculuğun sonunda Isparta ile tanıştım. Bölgenin göllerini de insanını da çok sevdim. Hayatımı değiştiren edebi bir yolculuk oldu. Bu unutulmaz yolculuğun seyahat yazarı olmamda büyük etkisi olduğunu yıllar sonra anladım ve babama hep şükran duydum.

‘68 gün boyunca Kuzey Buz Denizi’nden Kuzey Afrika’ya kadar her türlü şartta seyahat ettik’
Serda Büyükkoyuncu, Hürriyet Seyahat yazarı

Yurtdışına ilk çıktığım yıllarda, tahmin ediyorum 16 yaşındaydım. Almanya Nürnberg’de bir dilek kuyusunun önünde, günün birinde çocuğum olursa 12 yaşında onu da oraya götüreceğim diye kendi kendime bir dilek tutmuş, bir söz vermiştim. Yıllar geçti, evlendim, Alara adını verdiğimiz bir kızım oldu. 12 yaşına geldiğinde bu dileğimi yerine getirmeye karar verdim. Yanlış hatırlamıyorsam 68 gün boyunca Kuzey Buz Denizi’nden Kuzey Afrika’ya kadar pek çok yerde, her türlü şartta seyahat ettik. İstanbul’dan Interrail denen tren seyahat sistemiyle Yunanistan’a doğru hareket ettik. O dönemlerde kızım akıl almaz çekingendi. İlk yurtdışı tecrübesinin başlangıcında bu tavırları sürdürse de yolculuğumuz boyunca günler ilerledikçe bambaşka bir Alara çıktı ortaya. İlk zamanlarda boş bir banka oturmaktan bile çekinen çocuk, Paris’e vardığımızda metronun en ucundaki boş koltuğa neredeyse parendeler atarak, bir kaplan gibi uçarak yer kapan bir çocuk haline gelmişti. Her ülkenin metro sistemini kavramış ve birkaç aktarmayla bir yerden bir yere gidebilecek kadar özgüveni yükselmişti birkaç hafta içinde. Bazen lüks bir otelde, bazen trende, bazen istasyonda gecelemiş; zaman zaman trenle, zaman zaman otobüsle, zaman zaman da otostopla yolculuk yapar hale gelmiştik. Seyahatimizin sonunda bambaşka bir Alara vardı. Özgüveni inanılmaz artmış; 14 yaşında tek başına yurtdışına gidebilen, 16 yaşında yazlarını İtalya’da aile yanında geçirebilen bir genç kız olmuştu. Üniversite ve ardından yüksek lisans için gittiği Floransa’da okulunun yakınlarındaki kendi evinde kalabilecek kadar ayakları üzerinde duran bir genç kız… Şu an 30 yaşında “Grönland’a gideceğim” dese “Üstünü sıkı giyin” diye tavsiyede bulunmaktan daha fazlasını yapmam. Belki de pek çok okulun veremeyeceği kadar geniş bir dünya vizyonu var artık. Bu yolculuğu tüm babalara hayat yolculuklarının bir zamanında yapmalarını öneriyor, tüm babaların bu özel günlerini kutluyorum.

‘Babam yanımdaysa aç gezmek mümkün değil’
Nurgül Büyükkalay, Hürriyet Seyahat gezgini

Babam deyince hemen bir gülme gelir bana. Çünkü komik adamdır benim babam. Her koşulda bizi güldürmeyi başarır, hem de en doğal haliyle. O yüzden onunla yola çıkmak çok eğlenceli benim için. Ailece çıktığımız bir Fethiye-Kalkan gezisini anlatayım. Müzik dinlemeyi çok sevdiği için yola çıkmadan önce en sevdiği şarkılardan bir liste yapıyorum. Favori şarkısı ‘Ayva Çiçek Açmış’ listenin başında yer alıyor. Kalkan’a bizim yayla yolu dediğimiz Antalya-Fethiye yolundan gidiyoruz. Bu yolda en sevdiğimiz lezzet durağımız Korkuteli’ndeki Şişçi İbo. Antalya usulü tahinli piyazı ve köftesi, üzerine de Arap kadayıfıyla bir ziyafet çekiyoruz. Fethiye’ye yaklaşırken ilk durağımız Saklıkent Kanyonu oluyor. Burası buz gibi suların kayalar arasında saklandığı bir doğa harikası. Altımızdan akan beyaz köpüklü suların üzerindeki yolda düşmeden yürümeyi başarıyoruz. Babam Kayaköy’ü merak ediyormuş. Kayaköy’de yarı yıkılmış tarihi evlerin arasında dolaşıyoruz. Köy kahvesinde bol köpüklü bir kahve için mola veriyoruz. Babam köyün tarihini, kültürünü en ince detayına kadar öğreniyor. Hem de kaynağından, köyün yerlilerinden… Zaten herkesle sohbete çok açık ve çok hoşsohbettir. ‘Nerelisin’den başlar, karşı tarafın memleketiyle ilgili mutlaka bir şeyler söyler. Bilmediği coğrafya yok. Ben hangi ülkeye gidersem, babam sayesinde o ülkenin nüfusu, yüzölçümü, yeme-içme kültürü gibi her detaya hâkim oluyorum. Babam yanımdaysa aç gezmek de mümkün değil. Gezerken yemek en önem verdiği şey. Onun deyimiyle ‘vitaminsiz kalmayalım’ diye Fethiye’den ayrılmadan önce Balık Pazarı’nda taze deniz ürünleriyle yemeğimizi yiyoruz. Sonunda akşama doğru Kalkan’da çok severek konakladığımız Mulberry Collection Villa’mıza varıyoruz. Manzaramız şahane. Ertesi gün planımızda Patara var. Sabah uyandığımda bakıyorum o çoktan uyanmış, havuzuna girip duşunu almış, hatta bize kahvaltı bile hazırlamış. Mutfağı çok dağıtsa da kahvaltı hazırlamayı seviyor, bizim de işimize geliyor. Ertesi gün Patara’da harika bir gün geçiriyoruz. Eski Türk filmlerinin de çekildiği kum tepelerinde günbatımına karşı kahvemizi yudumlayarak bu kahkaha dolu günü bitiriyoruz.

‘Hep yeni şeyler keşfetme tutkum babamdan kalan en güzel mirasım’
Saffet Emre Tonguç, Hürriyet Seyahat yazarı

Babamın en büyük isteği dünyayı gezmekti. İşi konusunda çok hassas olmasına rağmen gezmeye her zaman vakit ayırırdı. Hayatı boyunca hem ailecek hem de bireysel gezilerde çok sayıda ülke görme şansı oldu. Bir dönem birlikte rahatça tatil yapabileceğimizi düşünerek Almanya’dan dev bir otobüs aldı ve 3 odalı bir karavana dönüştürdü. Hatta üst katında balkonu bile vardı. Bu karavanla ailecek birkaç kere seyahate gittik. Seyahat merakım ne kadar babamdan geçse de rahatına düşkünlük konusunda annemin oğluyum. İkimizin isyanları sonucunda karavan tatillerimiz son buldu. Ama babam yine vazgeçmedi ve kendine aldığı daha küçük bir karavanla seyahatlerine devam etti. Bazı konularda bambaşka dünya görüşlerine sahip olsak da gezgin ruhum, merakım, hep yeni şeyler keşfetme tutkum babamdan kalan en güzel mirasım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir